Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

 

YARATIRKEN...

Küçük bir erkek çoçuk annesine sordu "Niçin ağlıyorsun?"."Çünkü ben kadınım" diye cevapladı annesi. "Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi çocuğu kucaklayıp "Ve hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.

Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu. Babanın cevabı "Bütün kadınlar sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" diye cevapladı.

Küçük oğlan büyüdü, yetişkin adam oldu, hala kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi. Nihayet öldükten sonra cennete ğittiğinde Allah'a sordu. "Allahım!" dedi "Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"

Allah dedi ki... "Ben kadınları özel yarattım!... Tüm yaşamın ağırlıgını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, Dogumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim. Başkalarının kuvvetinin kalmadığında devam edecek azmi, ailesinin hastalığında yorgunluğa papuç bıraktırmayacak kudreti verdim. Her türlü şart altında, ve hatta annelerini çok kötü incitseler de, çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor. Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim. Erkeğin kaburgasından onları erkeğin kalbini korumaları için yarattım. Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim. Tek zayıflık olarak kadınlara birer göz yaşı verdim. Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere... İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı. "Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayısı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır."

 

 

 

AŞKA DAİR...

Uzun zaman önce, dünya yaratılmadan insanlar dünyaya ayak basmadan önce, huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.Bir gün, toplanmışlar ve her zamankinden daha sukkun oturuyorlarken Saflık ortaya bir fikir atmış:

"Neden saklambaç oynamıyoruz?" Ve hepsi bu fikri beğenmiş, CILGINLIK, başvurmuş: "Ben ebe olmak ve saymak istiyorum, Ben ebe olmak istiyorum!" ve başka hiç kimse Çılgınlııı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya BAŞLAMIŞ, 1, 2, 3 .... ve Cılgınlık saydıkça, iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığınının içine girmiş;Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış;Tutku dünyanın merkezine gitmiş;Para hırsı bir çuvalın içine girerken cuvalıyırtmış. Ve Cılgınlık saymaya devam etmiş, 79, 80,81, 82..... Aşkın dışında, bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmis, Aşk, kararsız oldugu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.. Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve Çılgınlık 95, 96, 97... ya gelmiş ve 100'e vardığı anda, Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış ve çılgınlık bağırmış "Sağım solum sobedir,geliyorum!", ve arkasını döndüğünde, ilk önce Tembeli görmüş, o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkat'i ayın boynuzunda görmüş, ve ihaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde,ve Tutkuyu dünyanın merkezinde, hepsini birer birer bulmuş, sadece biri hariç ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı kişiyi bulamamış, derken Haset, bulunamadığıi için haset duyarak, Çılgınlığın kulağına fısıldamış:"Aşkı bulamıyorsun, O güllerin arasında saklanıyor."Ve Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış, ve güllerin arasına çılgınca saplamış, saplamış, saplamış,ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, ve parmaklarının arasından iki sicim gibi kan akıyormuş, gözlerinden. Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan Aşkın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş. "Ne yaptım ben? Ne yaptım ben? Diye bağırmış. Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?" VE Aşk cevap vermiş, "Gözlerimi geri veremezsin. AMA benim için bir şey yapmak istersen, benim kılavuzum olabilirsin." Ve o günden beri, Aşkın gözü kördür ve her ZAMAN Çılgınlık yanındadır..

 

 

 

 

SEYREDEN KİMSE YOKMUŞ GİBİ DANSET!

Evlendikten sonra, bir çocuğumuz, sonra bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.. Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız.. Bundan sonra ergenlik çağında çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.. Kendimize çocuklar bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı söyleriz. Kendi kendimize telkinlerde bulunuruz. Yaşamımızın; yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca dört dörtlük olacağını söyleriz. Gerçek ise mutlu olmak için şu andan daha iyi bir zamanın olmadığıdır. Eğer şimdi değilse ne zaman ? Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip, her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. Alfred D.Souza derki; Uzun bir zamandan beri hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hala hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı. Bu görüş açısı mutluluğa giden bir yol olmadığını görmemi sağladı. Mutluluk yolun kendisi. Öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve ona özel biriyle paylaştığınız (vaktinizi beraber harcayacak kadar özel) için daha fazla değer verin ve unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse okulu bitirene kadar, tekrar okula gidene kadar, para kazandığınız veya kaybettiğiniz zamana kadar, çocuklarınız olana kadar, çocuklarınız evden ayrılana kadar, iş başlayana kadar, emekli olana kadar, evlenene kadar, boşanana kadar, cuma gecesine kadar, pazar sabahına kadar, bir araba veya ev alana kadar, ilkbahara kadar, kışa kadar, şarkınız söylenene kadar, içki içinceye kadar..... Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir an bulmak için beklemekten vazgeçin. Mutluluk varis değil bir yolculuktur.

PARAYA İHTİYACINIZ YOKMUŞ GİBİ ÇALIŞIN DAHA ÖNCE HİÇ İNCİNMEMİŞ GİBİ SEVİN VE SEYREDEN HİÇ KİMSE YOKMUŞ GİBİ DANSEDİN....

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Jerry, çevresindekilerin çok sevdigi insanlardan biriydi. Keyfi herzaman yerindeydi. Her zaman söylenecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. " Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor". Birisi nasıl olduğunu sorsa, "bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep... "bomba gibiyim". Jerry bir doğal motivasyoncuydu... Yanında çalışanlardan biri, o gün kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry' ye gittim "anlamıyorum" dedim... "nasıl oluyorda, her zaman, her konuda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun... Nasıl başarıyorsun bunu?"... "Her sabah kalktığımda kendi kendime "Jerry bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya kötü..." derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak, yada ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var... Şikayeti kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını göstermeyi seçerim." ... "Yok yahu" diye protesto ettim. "Bu kadar kolay yani..." "Evet ... Kolay" dedi Jerry..." Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!.." Jerry' nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine,seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra, Jerry' nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry"yi delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. "Nasılsın?" diye sorduğumda, "bomba gibiyim" dedi "bomba gibi." "Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim. "Yerde yatarken, "iki seçimim vardı" diye düşündüm... Ya yaşamayı seçecektim,ya ölümü... Ben yaşamayı seçtim." "Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi?"... "Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana "adam ölmüş" diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten". "Ne yaptın?" diye merakla sordum. "Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu... "Evet" diye yanıt verdim... "var..." doktorlar ve hemşireler merakla sustular... Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım: "benim kurşunlara alerjim var!...". Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım... "Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..." Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme sansımız ve hakkımız oldugunu ondan ögrendim... Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu...

 

 

 

 

 

 

 

DÜN ve BUGÜN

Düne kadar, Kuruyemiş ve tombala, Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi. Bayram sabahları el öperdik, Ya bir şeker olurdu armağanımız, ya da mendil içinde harçlık. Kuru incir içine ceviz koyar küçük ellerimizle, Yafa portakalları soyardık Yerli Malı Haftalarında. Berberlerde "AKBABA" okunurdu. "ARAP MABEL" çiğner, topaç çevirir, misket oynardık, Yukarı mahallede. Mahalle mi kaldı? Basketbola başlamadan önce dalya, istop ve yakantopla oldu, topla ilk tanışmamız. Beton mantarlar yokken sokaklarda, Mahalle aralarında, japon kalesi maç yapılırdı. Koskoca BALİNA kuçücük yakaya nasıl girerdi bir türüu anlayamazdık. Çözemezdik sihirini, masmavi çivitle bembeyaz çamaşır yıkamanın. Radyo dinlerdik, ufkumuz genişlerdi. BAK BAK Yüksek Kaldırım'daydı bilirdik. "HAYAT MECMUASI" nda Hikmet Feridun Es ile birlikte, Dünyayı dolaşırdık, pasaportsuz, vizesiz. Türkiye'de 67 il vardı düne kadar. Zonguldak'ta noktayı koyardık. İs Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet. Konkensiz kadın günleri yaşanırdı. Elişleri, dantelalar örülürken, ince belli bardaklarda çaylar içilir, Sohbet önce yakın çevreden başlar, Sonra ülke sorunlarına geçilirdi. İsimlerden sonra gelen "BEY" ve "HANIM takıları rahatsız etmezdi kulaklarımızı. Yemek, beyaz örtülerin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi. Komşu sadece dilde değil, yürekte de vardı. Evin küçük kızı komşuya gönderilir. "Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek" denirdi. CINE5 yoktu, Lacivert yaz akşamlarında, açık hava sinemalarında seyredilirdi filmler. Ay çekirdeği alınır, minder kiralanırdı. Beş dakika ara beklenirdi, frigo buz yemek için sabırsızlıkla. Mobil telefonlar sadece JAMES BOND filmlerinde vardı. Jeton alıp, sıra beklerdik telefon etmek için. İnsanlar daha mı az yorgundu ne ?Otobüslerde büyüklere ve hamilelere yer verilirdi. Tekel Birası ve Bafra Maden delikanlılığa ilk merhabaydı. Likör müydü ikram edilen, zarif kristal kadehlerde? Akide şekercilerimiz, macuncularımız, Hacı Bekir ve Mahdumları şimdi nerede? Radyo Tiyatrosu, Onaltı Soru Bilgi Yarışması, Brezilya dizileri gibi vazgeçilmezdi herkes için. Rating kelimesi yoktu kelime hazinelerimizde. Ali Kırca TRT Washington muhabiri idi. Kupon, sertifika tasası olmadan, gazete alınırdı. Gazeteler okunmak içindi. Kahve yüz gram alınırdı her dem taze. Kuruş bir deperdi, Bir Lira vardı. Her kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular hazırlanırdı. Gillete Contours yoktu. JOB kullanırdı, NACET kullanmayanlarımız. Siyah okul önlukleri , beyaz kolalı yakalar, geceden ütülenirdi. Sevgileri, sevdaları, ilden ile, gönülden gönüle taşırdı, kartlarımız, mektuplarımız. Sokak aralarında patates soğan çığlıkları yerine Yoğurtçu çıngırakları duyulurdu. Ezanı hoparlörden dinlemezdik. Çocuklar toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı. Bir garip Orhan Veli'ye Bir garip tabelayı çok gördük, Kaldırdık. Çevre örgütleri boy göstermemişti henüz. Çünkü çevre vardı. Konuştuğumuz dil Türkçe idi. Fener alayları yapılırdı cadde cadde, sokak sokak Tatil programları yerine bayramlarda. Kucak kucak çiçek toplanırdı kırlardan anneler gününde. Milletvekilleri milletin vekili idi o zamanlar. Yeni bir dünya kurulacak, ve Türkiye o dünyada yerini alacaktı. İnanmıştık. İnanırdık. Ne güzel yerdi Susurluk ayranı meşhur olduğu zamanlarda. Geleceği geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık. Candan insanlar vardı. Düne kadar. Bugünse, sadece dostlar candan. Yaşadığımız binlerce gerçek Ve kurduğumuz binlerce duş vardı. Savrulduk hepimiz bir yerlere, Sadece elimizde bir avuç değerle.